17 Şubat 2008 Pazar

ANADOLUDAKİ VE DÜNYADAKİ ÇÜRÜMEYEN CESETLER













































Pakistan Eski Devlet Başkanı (Şehid) Ziya'ül Hak Türkiye'ye geldiğinde Konya'ya da ziyarette bulunmuştu. O sıralar seri bir şekilde çevre düzenlemeleri yapılıyordu. Mevlana'nın çok sevgili dostu Şems-i Tebrizi (Tebriz'den gelen güneş) mekanı civarı düzenlenirken; kaldırım altı bir yerde kınalı saçlı bir kadın'ın cesedi (sanki yeni konmuş gibi) bulunur. Belki de 12.-13. yüzyıllardan kalmadır. Olaya şahit olan komşularım: "Görevliler hiç birşey olmamış gibi, cesedi rahatsız etmeden etraftakilerin şaşkın bakışları arasında kaldırımı kapatıp düzlediler." diye ifade ettiler.

YUNUS EMRE (1240-1320)'nin kabir nakli sırasında (1948) da hiçbir çürüme belirtisinin olmadığı ifade edilir .

Erzincan'lı ihtiyar anlatmıştı: "Aha şu gördüğün evde otururken; geceleri tuvalete kalktığımda salonda beyaz elbiseler içinde beş kişinin namaz kıldığını görürdüm. Ben de şevklenerek hemen abdest alıp onlarla beraber namaza durur, uyku galip gelince de gider yatardım. Bu durum şu gördüğün hastahane yapılana kadar devam etti. Hastahanenin temel kazısı sırasında, zaten eski mezarlık olan toprakta kemikler arasında genç bir adam sanki yeni gömülmüş gibi ortaya çıktı. O'nu "Terzibaba" mezarlığına götürüp defnettiler. Daha sonra, 'hastahanede yatanların morali bozulmasın' diyerek etraftaki mezar görüntüleri düzlenirken dört sağlam ceset daha çıktı. Onları da aynı mezarlığa koydular. Böylece bizim evin salonunda geceleri ibadete duran kimseler de bir daha görülmedi."








.....................................................

....................
şunu hiç bir zaman akıldan çıkarmayacağız; "Bastığımız toprak sadece toprak değil ve bizler, yürüdüğümüz patikalarda birbaşımıza değiliz. Kimi zaman Mevlana, kimi zaman Koca Yunus... Kimi yerde Hacıbayram, kimi yerde Hacıbektaş... Kimi toprakta Şehid Mehmet, kimi çalının dibinde de ismi cismi belirsiz; Elifler, Hüseyinler, Kınalılar, daha bıyığı terlemeden vatana kurban giden civan boylular, güzel canlar...

.........................................................................


"Yeryüzünü cennete çevirme gayretinde olmayanların, Tanrı'nın cennetini istemeye de hakları olmaz."
"Kötülükler meclisinden kaç dostum, bırak nerde dinlenirse dinlensin.
Sen iyilik tohumları saç dostum, bırak nerde çimlenirse çimlensin."

esetlerin vücut yağlarının nemli toprahın etkisiyle sabunumsu ve beyaz bir hal almasıdır.cesetlerin doğal mumyalara dönüşmesini sağlar örnek:bozulmayan cesetlerle ilgili bir çok örneğe katolik kilisesinin aziz kayıtlarında rastlanır. bunlar, kilise tarihcisi rahip thurston'un deyişi ile''mezarın dehşetine karşı koyan ''mistiklrin bedenleridir. ne var ki çürümeye direnen cesetlerin sadece katoliklerde görüldüğü söylenemez. bunlara hıristiyan kilisesi'nin bütün mezheplerinde ve diğer dinlerdede rastlanıyor. örneğin,budist azizlerin yaşamı adlı çin tarihinde,katolik kayıtlarına uyan tanımlamalarvar.
564 yıllık olmasına rağmen
ch'an(zen)ulularının en iyi bilinenlerinden olan hui neng'in öyküsüde bunlardan biri. hui neng,m.s.712 yılında öldü.kwantung eyaletinde ders vermekte olduğu kuo-en manastırında gömüldü.sung hanedanın çöküşü sırasında 1276 yılında moğol askerleri cesedini mezardan çıkardılar.cesedin mucizevi bir şekilde korunmuş olduğu yolundaki rivayetlerin doğruluğunu görmek istiyorlardı.ölümünden 564 yıl sonra bile,zen üstadının derisi halen esnek ve parlaktı. hiç bir çürüm ve bozulma belirtisi yoktu.askerler merakla gövdeyi yardılar.kalp ve akciğerin kusursuz biçimde olduğunu gördüler.o kadar etkilenmişlerdiki kutsallığa daha fazla saygısızlık etmeden oradan uzaklaştılar...
aziz mertebesine yükselsin 1977'de ispanya'da espertias'da bir aile mezarı bir erkek cesedini gömmek için açıldı. zangoç ve yardımcıları,adamın 40 yıl önce ölen oğlunun bozulmamış cesedini görünce şaşırmışlardır. jose garcia moreno adındaki bu kişi 1937 yılında 11 yaşındayken menenjitten ölmüştü.aile çocuğun gömülmeden önce ilaçlandığı yolundaki iddiaları yalanladı.kısa sure içinde,köy halkı çürümüş kefeni içindeki cesedi görmeye geldi.insanın böyle bir lütfa uğraması için mutlaka aziz olması gerektiğini düşünüyorlardı.resmen aziz ilan edilmesi içi roma'ya talep üzerine talep yağdırıldı. ancak kilise bu olaya pek talep göstermedi..
pürüzsüz güzelliği bozulmadı dinsel yanı ağırlık basmayan bir olay daha ışığa cıkmıştı.1544 yılında zofıa bosniakova adında güzel bir macar kontes 35 yaşında öldü. kontes,iki kez evlenmiş ve bir erkek çocuk doğurmuştu.genç kadın 17 yaşında evlendikten sonra,ilk kocası öldü. ikinci kocası franco wesselenyi tanınmış bir silahşör ve diplomattı.ne yazık ki, aynı zamanda önüne gelenle alenen düşüp kalkmaktan çekinmezdi.genç kontes kuzey slovakya'daki strecno şatosuna çekildi.basit ve dindar bir hayat sürdürerek burada öldü. 1689'da şatoda iyileştirilme çalışmaları yapılırken tabutu açıldı ve pürüzsüz güzelliği ortaya çıktı.yöre tariğinde şöyle deniyor:''strenco'nun hanımı(leydi) gerçi azizlik mertebesine yükseltilmedi ama çekoslovak'ya da ki teplice-snov'da bir kilise'de yatıyor.üzerinde kendi diktiği bir elbise olan kontesin cenazesi açık tabutta teşğir ediliyor.ölümünden 336 yıl geçmiş olmasına rağmen halen güzel ! mumyalanmadığı halde corruptibles adlı kitabın yazarı joan cruz çürümeyen cesetleri üç katagoriye ayırıyor.kısıtlı olarak muhafaza edilenler,tesadüfen yada doğal olarak korunan cesetler ve gerçekten zamana meydan okuyanlar. ikinci kategoriye girenlerde aslında büyüklükleriden birşey kaybetmiyorla. rahip thurston ve cruz,insan cesetlerinin korunması bakımından üne kavuşmuş bir çok yerin adını veriyorlar.üstelik bu cesetlerin'de her zaman mumyalanmış olması gerekmiyor.
ilaçlama yöntemi ile'de mümkün cruz,1954 yılında şili'deki bir dağ mağarasında bulunan doğal mumyadan söz ediyor. bunun, 500 yıl önce,kurban edilmek amacı ile ilaçla uyuşturulup orada donmaya bırakılan bir erkek çocuğu cesedi olduğu sanılıyordu.öte yandan,danımarka,irlanda ve iskoçyada demir çağın'dan kalma kusursuz durumda cesetler bulundu.ancak doğal kimyevi süreçler bunlerın renginin bozulmasına sebep olmuştu.alkol,formalehit,bal,rom,kum,tuz ve başka bir çok olağan dışı bileşimlerle cesetlerin korunduğu biliniyor.ne var ki,bunların gerçek anlamda zamana meydan okuyan cesetler olmaları oldukca güç....iskelet haline gelmiyor bazı yerler mezar yeri olarak önceden seçiliyordu.çünkü doğal koşullar,çözülmenin başlamasını geciktiriyor ve hızını azaltıyor. palermo ve malta'daki capuchın katakompları,kasvetli örnekleriyle ünlüydü.19.yüzyıl gezgini bunu şöyle anlatıyordu.hepsinin sırtında nornal olarak giydikleri elbiseler vardı....deri ve kaslar çiroz gibi kuruyup katılaşmış.çoğu 250 yıl önce gömüldüğü halde iskelet haline gelmemiş....18.yüz yılda ise bremen katedrali'in kurşun kaplı kemerleri arasına gömülmek alman soyluları arasında adeta moda olmuştu sebebi ise burada yıllar önce bir kazada ölen işcinin cesediydi ölümünün üzerinden yıllar geçmesine rahmen bulunduğunda hemen hiç çürümeyişiydi.
bebeğin bozulmamış cesedi dublin'de st.michan kilisesi'nin altındaki kemerli mezarlarda benzer özellikler taşımaktadır.1901 yılında kilisede yapılan bir araştırmada,bulunan bir bebek cesedinden söz ediliyor.'' tombul bileklerinden hala cenazede takılan solmuş beyaz kurdeleler sarkıyordu'' tabut'un üzerindeki tarih 1679 yılıydı.koruyucu etkiye ,havanın sonderece kuru ve tozdan arınmış oluşunun yol açdığı sanılıyor...
radrasyon etkisi oladilir mi ? aynı koşullara rusya'nın kiev kentindeki nekropoliste rastlanıyor.bu gün burada bir çok kurumuş ceset üzerlerine cam örtülü tabutlarda yatıyorlar. yine almanyanın wesserburg somersdorf şatosu'nda bulunan cesetler için de radyasyonun etken olduğu söyleniyor.almanya'daki mittelfranken'deki bu şatoda 250 yıllık kuruyup kalmış cesetler bulundu. gerçi şatonun mezarlığında düşük oranda radyasyona rastlandı ama,kurumanın tek sırrı'nın bu olduğu söylenemez. gerçekten el değmemiş gibi duran cesetleri radyasyonla açıklamak olanaksız..
nemli ve esnek söz konusu yerlerin hepsinde bulunan cesetler,sonunda büzülmüş,büyük ölçüde biçimleri bozulmuş ve kaskatıydı. joan cruz'un da belirttiği gibi gerçek bozulmama olaylar'ında bu özelliklere rastlanmıyor.zamana meydan okuyanların cesetleri,aradan yuzlerce yıl geçmiş olmasına rağmen oldukca nemli ve esnek olarak kalıyor.
''sabunsu madde'nin etkisi'' bir başka gerçek ise,sabunlaşma adı verilen doğal süreçten kaynaklanıyor.bu süreçte,vücut dokuları amonyaklı bir sabuna dönüşüyor.bu sabunumsu maddeyi ise sertleşen dış deri kaplıyor.sabunumsu maddeye''adıpocere''adı veriliyor. adıpocere,latince yağ anlamına gelen ''adeps'' ve mum anlamına gelen ''cera''kelimelerinden oluşuyor.bu maddeye verilen bir diğer ad fransızca'' kadavra yağı'' anlamına geliyor.sabunlaşma çürüme olan yerlerin yakınında, nemli toprağa gömülmekten kaynaklanıyor.neden bazı durumlarda ortaya çıkıp bazılarında ortaya çıkmadığı bilinmiyor.1785 yılında paris'te kutsal masumlar kilisesinin mezarlığını temizlemekle görevli monsieur thouret,cesetlerden çoğunun bu sadunumsu maddeye dönüştüğünü gördü.cüsselrinden birşey kaybetmeden,cesetlerin kendileri,görünüşte çürümemiş gibilerdi.kocaman sürfeler gibi kefenlerine sarılmış yatıyorlardı.kefenlerini yırtınca tekbir değişiklikle karşılaştık.gevşek yada yumuşak bir madde'ye dönüşmüşlerdi.du kitle yada maddenin beyazlığı,içinde yattıkları karanlıkta büsbütün dikkati çekiyorlardı.dolgunlukları,gözleri ve saçları gömüleli beş yıl yada dağa uzun zaman geçmesine rağmen hala bozulmamıştı.
dünya'ya bağlılık bozulmayan cesetler hakkında çok güçlü bir teori var.bu teori ruh beden ilişkisine dayanıyor.buna göre cesedin bozulmamasının nedeni, ruh'un bedeni terketmemesinden kaynaklanıyor.öyleki ruh ayrılmadığı gibi bedenini'de koruyor. eğer dış etkiler güçlüyse ruh bedenini koruyamıyor ve ceset bozuluyor,fakat dış etkiler zayıfsa işte o zaman doğal mumyalar oluşuyor. sonuç olarak her çürümeyen cesetler kutsal ve mucizevi değildir


Anadolu daki gizemli mumyalar


Anadolu mumyaları, gerek yaşadıkları kültür dönemi, gerekse koruma yöntemleriyle benzersiz özellikler ve gizem taşıyor. Dünyada iç organlarıyla birlikte mumyalanan tek örnekler, Amasya’daki İlhanlı soyluları. Karaman’daki 17 yaşındaki genç kızın mumyası ise görenleri hayrete düşürüyor. "Ihlara Rahibesi"nin mumyası ise bize onun denizden gelen, sarışın, 22 yaşında bir kız olduğu bilgisini veriyor.

İlhanlı mumyalarının dünyada benzerleri yok

Amasya Müzesi’nde sergilenen 6 mumya, kente gelen yerli ve yabancı turistlerin büyük ilgisini çekiyor. 14’üncü yüzyılda İlhanlılar Dönemi’nde iç organları ile mumyalanan ve hem Türk, hem de Müslüman kişilere ait olmaları nedeniyle mumyaların dünyada eşi benzeri bulunmuyor. Dünyanın en iyi mumya koleksiyonlarından birine sahip olan Amasya’daki mumyaların İlhanlılar Dönemi’nde, Moğollar tarafından zehirlenerek ya da boğularak öldürüldükleri tahmin edilen Anadolu Nazırı Şehzade Cumudar, Amasya Emiri İşbuğa Noyan, Amasya’da hükmetmiş olan İzzettin Mehmet Pervane Bey, eşi ve 2 çocuğuna ait olduğu belirtiliyor. Bu mumyalar, Mısır’dakilerin aksine iç organları çıkartılmadan mumyalanan ilk Türk ve Müslüman mumyalar olma özelliğini taşıyor. Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde de bahsettiği mumyalar, Amasya Müzesi’nin kurulduğu 1925 yılından beri biliniyor.
MANAZAN’IN 17’LİK GELİNİ

Karaman’ın Taşkale Beldesi Manazan Mevkii’nde bulunan mağaralarda 1986 yılında yapılan çevre düzenlemesi sırasında gizli bir odada 6’ncı yüzyılda yaşamış genç bir kızın cesedi bulundu. Manazan’daki diğer mezarlardaki iskeletlerin aksine, genç kızın cesedinde hiçbir bozulma yoktu. Uzmanlar dünyada sergilenen birçok mumyanın kimyasal karışımlar içerdiğini, ancak Karaman’daki bu mumyada kimyasal madde bulunmadığını ortaya çıkardı. Karaman müzesi’nde özel bölümde sergilenen "Manazan Gelini"nin Bizans döneminde yaşadığını belirten Arkeolog Cengiz Topal, şunları söyledi: "17 yaşlarında olduğu belirlenen genç kız mumyasının kafatasındaki parçalanma dışında hemen hemen tüm vücudu sağlam olarak günümüze ulaştı. Kızın o dönemdeki konumu ve kimliği ise bilinmiyor. Üzerindeki kumaşın renk ve desenleri 14 asır öncesine ait olduğunu gösteriyor

Amasya'nın mumyası elmasını geçecek

Yeşim Çobankent

Amasya Müzesi'nde uzun zamandır tam sekiz tane mumya kuzu gibi yatıyor. Mumyalar yıllar önce bir televizyon programından sonra müze hücuma uğramıştı.

Meğer Amasya'daki mumyaların göreceği daha güzel günler varmış. Bu mumyaları National Geographic Kanalı (NGC)'nda yayınlanacak ‘‘The Mummy Road Show’’ programında izleyeceğiz. Belgesel ekibinin yolunun Amasya'ya düşme hikayesi ilginç. 10 yıldır Amerika'da yaşayan belgeselin yapım koordinatörü Ayşin Karaduman ‘‘Acaba Türkiye'de de mumya var mı?’’ diye merak ediyor. Amasya Müzesi'nde araştırmacı olan sanat tarihçisi Muzaffer Doğanbaş'ın kitabı, Mumyalama Sanatı ve Anadolu Sanatı sayesinde Türkiye'de, özellikle de Amasya'da bir dolu mumya olduğunu belirliyor. Sonrasında da ver elini Amasya. Muzaffer Doğanbaş (36) Türkiye'deki mumyalarla ilgili kitap yazan ilk ve tek araştırmacı.


National Geographic Channel (NGC) ‘‘The Mummy Road Show’’ (Mumya Gösterisi) adlı 13 bölümlük belgesel için Amasya'da 700 yıllık sekiz mumyayı inceledi. ABD'li tıp profesörleri Ronald G. Beckett, Gerald Conlogue (ikisi de Quinnipiac Üniversitesi'nden), yapım şirketi Engel Brothers Media'nın sahibi Larry Engel, teknisyen Heidi Burke ve dizinin yapım koordinatörü Ayşin Karaduman'dan oluşan ekip daha önce Amerika, Filipinler, İtalya, Meksika, Hollanda, Tayland ve Peru'daki mumyalar üzerine de incelemeler ve çekimler yaptı. Ekibin Türkiye'den sonraki durağı Bolivya ve Şili. NGC prosedürü tamamlamak için iki ay önceden Kültür Bakanlığı'na başvurdu ama ön çalışmalara altı ay önce başladılar. Kültür Bakanlığı ve NGC'nin Türkiye temsilcisi MCD'nin de katkı yaptığı çalışmada mumyaların tek tek röntgenleri çekildi, endoskopi yapıldı ve DNA özelliklerinin bulunması için örnekler alındı. Buradaki mumyaların Mısır'dakilerin aksine iç organları olduğu belirlendi. İç organlarının çıkarılmaması, o dönemin kullanılan yöntemlerin gelişkinliğine kanıt olarak gösteriliyor. Moğollar'ca öldürüldükleri sanılan bu kişilerin ölüm şekilleri, mumyalamada hangi kimyasal maddelerin kullanıldığı, kesin akrabalık bağları, hücre yapıları gibi geniş bilgilere ulaşmak için laboratuvar ortamında birçok test yapılacak. İncelemenin ilk sonuçlarına göre; mumyaların Amasya'yı yöneten İlhanlı Devleti'nin Anadolu Nazırı Cumudar Şehzade Bey (56), Amasya Emirleri İşbuğa Nuyin (30) ve İzzettin Pervane Bey (50) ile İzzettin Bey'in eşine ve bir buçuk yaşındaki kızıyla üç buçuk yaşındaki oğluna ait oldukları belirlendi. Hepsinin de öldürüldüklerinde gözlerinin ağızlarının açık olduğu belirlendi. Ayrıca çocuklarda zatürre gibi solunum ve akciğer hastalıklarıyla bir çocukta kemik büyümesini durduran ölümcül hastalık izlerine, cariyenin kemiklerindeyse ağır yaşam koşullarını yansıtan artrite rastlandı.



MUMYALAR BÜTÜN AMASYA'YI DOLAŞTI


Mumyalar Amasya Müzesi'nin kurulduğu 1925 yılından beri biliniyor. Müzeden önce Amasya'da bulunan Sultan Beyazıd Külliyesi'nin medrese kısmında teşhir edildiler, müzeye 1972'de geldiler. 1972-1978 arasını Selçuklu yapısı Gök Medrese'de geçirdiler, 1978'de yenilenen Amasya Müzesi'nin tekrar taşındılar. Amasya Arkeoloji Müzesi'nin resmi açılışı ile mumyaların sergilenmeye başlaması 1980. NGC desteğiyle sağlanacak görsel malzeme ve bilgiyle mumyaların sergilenmesi yeniden düzenlenecek. Yılda 90-100 bin kişi mumyalar için ziyaret ediyor müzeyi. Amasya Müzesi Müdürü arkeolog Ahmet Yüce NGC'nin çektiği belgeselin Türkiye'nin tanıtımı için çok önemli olduğunu söylüyor: ‘‘Bizim halkımız bile buradaki mumyaları tanımıyor, halbuki dünya arkeolojisinde en çok mumyaya sahip müze bizimki.’’


Mumya araştırmacısı, sanat tarihçi Muzaffer Doğanbaş:

Yaptığım işi küçümsüyorlar



Mumya merakınız Amasya Müzesi'nde çalışmaya başlamanıza mı denk geliyor?

-Yedi yıldır Amasya Müzesi'nde mumyalarla uğraşıyorum. Ama çevremdeki insanlar bu işi küçümsüyor. Mumyalarla ilgilenmeye başlamadan önce de ölüm ve ölüm sonrası konusu çok ilgimi çekerdi. Burada çalışmaya başlayınca mumyalar benim üzerime zimmetlendi, ben de birtakım sorulara cevap aramak istedim ama mumyalama sanatıyla ya da Anadolu ve Türk mumyalarıyla ilgili herhangi bir kitap bulamadım, sadece duygusal yaklaşımlarla yazılmış birkaç makale vardı. O makalelerde de ‘Mumyalar Allah’ın hikmetidir' falan diye yazıyordu ama bana göre cesedin çürümemesinde Allah'ın hikmetinin bir rolü yok. Mumyaların günümüze kadar gelmesinde çok büyük bir işçiliğin ve çevre koşullarının uygun olmasının payı var.

Türkiye'de nerelerde mumya var?

-Türkiye'de kırk civarında mumya var. Çoğunlukla Amasya, İstanbul Arkeoloji, Topkapı Sarayı, Niğde, Aksaray ve Karaman Müzelerinde bulunuyorlar. Bunların dışında da Harput, Kemah ve Kastamonu'daki türbelerde mumya var. Konya Türbeleri'nde de var ama oradakiler zayi olmuş. Anadolu'daki en erken mumyalar Anadolu Beyliklerinden Danışmendliler'e ait ama Bizans Dönemi'nden kalan kiliselerin mahzen kısımlarında Hıristiyan mumyaları da var. Niğde ve Karaman'dakiler bu türden mumyalar.

Türklere has bir mumyalama geleneği var mı?

-Ta Ortaasya'dan gelen bir mumyalama geleneği var. St Petersburg'daki müzede eski Türk boylarına ait mumya örnekleri bulunuyor. 12. yy'da yaşamış ünlü Türk bilim adamı Biruni, mumya sözcüğünü ilk kullananlardan.

Biruni mumyadan neyi kastetmiş?

-Bozulmaması için ilaçlamış naaşa mumya deniyor, ilacın adı da mumya. Osmanlı'da da mumyalama için ‘‘tahnit’’ sözcüğü kullanılıyor. Bulunduğu ortama bağlı olarak şans eseri oluşan doğal mumyalar da var ama onları mumyadan saymıyoruz pek. Mesela bir ceset rutubetli bir toprağa gömülürse bütün suyu çekiliyor ve sabunlaşma dediğimiz doğal mumyalaşma oluyor.

Mumyalama için hangi ilaçlar kullanılıyor?

- Kırkın üstünde ilaç ismi ve tahnit maddesi tespit ettim. Kanuni Sultan Süleyman Dönemi'ne kadar bütün padişahlar -Yavuz Selim dışında- tahnit edilmiştir.

Peki bu tahnit işlemlerini yapanlar eczalık, kimya ve tıp ilimlerine vakıf insanlar mı?

- Tabii. Mesela 1381'de İzmir Selçuk'ta yaşamış Hekim Hacı Paşa, Topkapı Sarayı Müzesi'nde bulunan kitabında mumyalama işlemlerinin nasıl yapılacağını anlatmış. Onun teknikleri Mısır'dan çok etkilenmiş.

Kızıl Meydan'da hálá Lenin'in mumyası sergileniyor.

- Atatürk öldüğünde de Anıtkabir inşa edilene kadar naaşı geçiçi olarak mumyalanmıştı.

Şu anda Türkiye'de mumya yapacak uzman var mı?

- Tıp Fakültelerinde bu işi kısmen bilebilecek insanlar olabilir ama benim bildiğim böyle biri yok. Artık ölmüş bir gelenekten söz ediyoruz.





Mumyalama nasıl yapılır..

[Resim]

mumyala işlemi için hafif meyilli bir taş kullanılıyor. Ölen kişi buraya yatırılıyor.


Burun kıkırdağı kırılarak, beyni burun kanalından çekiliyor. Gözlerin içeriye düşmemesi için yine aynı yoldan keten dolduruluyor.

Diğer yandan vücudun yanlarından açılan küçük deliklerden dört ayrı organ zarar görmeden çıkarılıyor.

Vücuttan çıkarılmayan tek organ kalp. Kalp, mahkeme gününde hesap vermek için vücutta kalıyor. Diğer organlar yeniden yaşama dönüldüğünde kullanılmak üzere testilere konularak mumyanın yakınına gömülüyor.

Mumyalama işlemini yapan kişi çakal maskesi takıyor. Ölü yiyen bir hayvan olan çakal onlar için Mumya Tanrısı konumunda. Mumyalama işlemi kırk gün sürüyor. Bir çok medeniyette çokluk belirtilen "Kırk" sayısının Firavunlar içinde önemli olduğu anlaşılıyor. Bu işlem esnasında formülü hala gizli bir sıvı etlerin çürümemesi için vücuda sürülüyor. En son olarak da vücut ketenle sarılarak sandığın içine konuluyor.

Roman ve korku filmlerinin başlıca konularından biri olan mumyalar bize, doğrudan Mısır'ı hatırlatır. Oysa, yalnızca Mısırlılar değil, fakat. Eski ve Ortaçağ boyunca pek çok ulus için ölüleri mumyalamak yaygın bir gelenektir. Mumya uygulamasının teolojik kökeni tam olarak bilinememekle beraber, ruhun öteki dünyada yaşamını sürdürebilmesi için, bedenin korunması düşüncesine bağlanabilir. Arkeologların paylaştığı bir kanaate göre, insanoğlu çok erken tarihlerde ruhun ölmezliğine inanmış fakat, ruhun vücuttan bağımsız kalabileceğine inanmamıştı, dolayısile ne yapıp yapıp "cesedin yok olmamasını sağlamak" gerekiyordu. Herşeye rağmen, bazı yönleriyle mumyacılık bugün bile esrarını koruyor.

Mumyalama işlemi, ilke olarak, cesedi kurutup tahnid ederek dış biçiminin korunmasını sağlamaktır. Bu işlemden geçen insan veya hayvan cesedine mumya denir. Mumya kelimesi arapçada balmumu, mum anlamında olup türk çeye buradan geçmiştir. Farsçada ise "içeni bütün hastalıklarından kurtaran ilaç" anlamında dır. Mumya deyimi işlemin özüyle değil, kimyasıyla ilgili olarak kullanılmaktadır.

Mumyacılık tarihi:

Tarihçi Herodotos, Mısır'da bulunduğu sırada (M.ö. 450) üç ayrı tipte mumyalama gördüğünü yazar. Daha sonra Hellenistik devir tarihçisi Diodoros ve Romalı tarihçi Strabon'da mumyacılıkla ilgili, kısmen doğru ve işe yarar bilgiler vermektedir. Bu kaynaklara göre mumyacılıkta kullanılan başlıca malzeme bitumen (zift, asfalt) dir. Fakat son araştırmalar gösterdi ki iş bununla bitmiyor. Mumyacılıkta kullanılan ecza ve kimyasal karışımları analiz etmek zannedildiğin den çok daha karmaşık bir iştir.

Tarihte mumyayı hiç yapmayanlar olduğu gibi, az veya çok mumya yapan sayısız uluslar yaşamıştır. Diğer kültür çevrelerinde de görül mekle beraber "mumya" sözünün hemen aklımıza Mısır'ı getirmesi sebepsiz değildir. Mısır'da bu sanatın otuz asırlık bir tarihi vardır. Pek çok arkeolog Mısırlılara mumyanın mucidi, bu tekniğin eşsiz ustaları olarak bakarlar. Gerçekten de günümüze kalabilmiş mumyaların pek çoğu ve en eskileri Mısır uygarlığının miraslarıdır.

Eski Mısır halkı, ilk zamanlarda, ölülerini çıplak olarak derin olmayan çukurların içine, doğruca kuma gömüyorlardı. Kum mezar içinde sıcak ve kuru hava cesedi atmosfer etkilerinden koruyor, böylece çürüme ve bozulma (decomposition) kendiliğinden önlenmiş oluyordu. Doğanın koruduğu bu cesetler, kuşkusuz zaman zaman mezar hırsızları ve defineciler tarafından açıldığı için tahribat önlenemiyordu. Daha sonraları ölüm sonrasındaki dünyada kişinin kullanacağı eşya ve yiyecekleri içine koyabilmek için daha büyük mezar yapıları inşa edilmeye başlandı. Taş ve ahşap olan bu yapılar, tabii ola rak, dış etkileri önleyemediğinden ceset havayla doğrudan temastaydı ve bozulma kaçınılmazdı. Mezar odasının iyi korunamayışı herhalde cesedi koruma fikrini vermiş olmalı ki, cesedi yapay yöntemlerle korumak için yollar aranmaya başlandı.

En eski mumyaların çoğunluğu kral ailesine ait cesetlere uygulanmıştır. Zamanla halk, en alt sınıflar ve gücü yeten herkes mumya yaptırmaya başladı. Daha 4. Sülale Devrinde (MÖ. 2613 2494) vücudun iç organları boşaltılıp, bunlar topluca "Kanopus küpü" adı verilen kaplara konuluyordu (bu küpler Kanopus'da yapıldığı için arkeoloji yayınına bu adla geçmiştir). İç organları boşaltılan vücut, sodyum karbonat, sodyum bikarbonat, demir tuzu, kalsiyum ve silikon karışımı tuzlardan ibaret olan natron ve çürümüş mür otu, çok çeşitli aromatikler, palmiye yağı ve bazı baharatlarla dolduruluyordu. Bu karışıma tarçın, levanta ve günlük (buhur) katıldığını ileri sürenler de vardır.

17. Sülale (MÖ. 1567-1320) den önce yapılan mumyalar özensiz işçilik yüzünden çürümüş, tahrip olmuştur. Muhtemelen bu tarihten sonra beyin de kafatasının içinden çıkarılmaya başlan mıştı. 17.-20. Sülaleler arası dönem (MÖ. 1567-1085) ait Tep şehri nekropolünde bulunan pek çok firavun mumyası zengin bilgiler vermektedir.

21. Sülale (MÖ. 1085-935) zamanında mumyacılık sanatı zirveye ulaşmıştır. Bu en parlak dönemin mumyalama işlemini C.E. Smith şöyle anlatır: Devrin tahnitçileri, karın boşluğu içinde ki organları vücudun sol böğür kısmını yararak boşaltıyorlardı. Beyin de burun deliklerinden, özel aletler sokularak boşaltılıyordu. Boşaltılan organlar bu defa, vücuttan ayirilip "Kanopus küpü" ne konmuyor, fakat dört parça halinde paketlenip tekrar vücut boşluğundaki yerlerine konuyor. Her organ, miğde, ciğer, böbrek ve barsaklar ayrı paketler halinde sarılıp şahin tanrı Horus'un çocukları; İsis, Neit, Neptis ve Selkis figürinleriyle birlikte tekrar vücut içindeki eski yerlerine iade ediliyordu. Balmumu veya kilden yapılmış olan bu ilâhlar, uyanış gününe kadar organlara bekçilik ediyor. Kalp, heyecan ve duyguların toplandığı merkez olarak yerinden çıkartılmazdı. Sanduka içine yatırılan cesetin yanına ayrıca günlük eşyalarından birkaçı ve bazı dini metinler de bırakılmaktadır. Böğürde açılmış olan yarık balmumu veya metalden bir "sembolik göz" le kapatılırdı. Vücuda daha canlı bir görünüm vermek üzere deri altına çamur doldurulur, şekli düzeltilir ve göz deliklerine yapma gözler yerleştirilirdi. Ölü artık her şeyiyle yeni bir hayata hazırdır.

Tahnit edilmiş vücut okr boyası ile (erkekler kırmızı ve kadınlar sarı renk) olmak üzere boyanır bundan sonra uzun ve zor bir iş olan bandajla maya geçilirdi. Vücut tepeden tırnağa bez şeritlerle sarıldıktan sonra mumyalama işlemi sona erer, bundan sonra mumya bir sandukaya yatırılırdı. İnsan vücuduna benzeyen sanduka karton, ahşap, taş hatta altından yapılırdı. İşi biten mumya sandukası mühürlenir, üstüne unvan ve adı yazılı olarak ölünün ailesine teslim edilirdi. Mumyaların çoğu mezar odasında dik (hayatta olduğu gibi) dururdu. Firavun mumya ları ise bir piramit içindeki taş lahitlere yatırılıyor du. Böylece yüce firavunun ruhsuz bedeni kötü niyetli kişilerin ulaşamıyacağı kadar karmaşık ve tehlikeli bir sistemin bir köşesine saklanıyordu, ölüm gününden mezara kadar süren mumyalama işlemi 70 gün alırdı.

Mumyalama işlemi, 2O.-3O. Sülaleler arası dönemde (MÖ. 935-730) tam uygulanırken, 26. Sülale (MÖ. 664-525) döneminde bazı eksiklerle ve biraz da dikkatsizce uygulanmıştır; yüz üzerine artık yapay gözler konmaz, iç organlar eski yerlerine değil, fakat paket halinde iki bacak arasına yahut da "Kanopus küpü" ne yerleştirilirdi.

Geç devirlerde, pitolemayoslar (MÖ. 332-30) döneminde mumyalama işleminde natron yerine reçine kullanılmaya başlanmıştır. Artık erimiş haldeki reçine böğür yarığı ve burun deliklerinden bütün vücuda akıtılıyordu. Zamanla herşey daha da dikkatsizce yapılmaya başlan dı, dış görünüş ve sargılar önem kazandı. Roma çağında sanduka üzerine çizilen çehre renkli ve ölüye çok benzeyen gerçekçi bir portre sanatına sahne oluyordu. Mısır'da insandan başka, Apis öküzü, kedi, şahin ve timsah gibi kutsal hayvanların da mumyalandığı görülüyor, bu adet Romalılarda da vardır.

Mumyacılık, Mısır'da MÖ. 3. Yüzyılda yay gınlığını kaybeder fakat, Hristiyan Koptlar kaba da olsa MS. 640 yılındaki Arap istilasına kadar bu geleneği sürdürürler. Hristiyanlık ilk yıllarında mumyacılığa çok önem vermiş fakat, zamanla bu işin dini bir anlamı kalmadığını anlamaya başlanmış olacakki tamamen vazgeçilmiştir. Bu dönemde mumya yapılsa bile sanduka içine sahte (oyuncak) bir mumya konuyor ve sanduka üstüne ölünün sağlığındaki resmi çiziliyor, kısacası asıl iş ressamlara düşüyordu.

Mısır mumyacılığı pek yoğun bir bilgi yığınının esrarını saklaması bakımından uzun süre arkeoloji, kimya, farmakoloji, anatomi ve nekroloji bilimlerini meşgul etmiştir. Bu işlemde kullanılan bir kısım ecza kimya bilimi tarafından hâlâ bilinemiyor. Mumyaları histolojik açıdan inceleyen Ruffer M. A. (1921) ve Sandison A. T. (1963) önemli bilgiler elde ettiler. Mumyalar pek çok yönden incelenirken sandukanın kapağı açılıyor, sargılar çözülüyor ve bu arada pek çok tahribat (elde olmadan) yapılıyordu. Mumyaların esrarına ilk güçlü ışığı tutan Sir Grafton Elliot Smith (1871-1937) dir. O, mumyaları tıp biliminin ışığı altında inceleyen bir fizikçi olarak çalışmış, bu iş için X ışınlarını kullanmıştır. Böylece, mumya sandukasının kapağını bile kaldırmadan, mumyanın röntgen filmi çekiliyor, iskelet yapısı, cinsiyeti ve ölü eşyaları hakkında çok zengin bilgiler elde etmek mümkün oluyor du. X ışınlarının keşfinin hemen ertesinde W.M.F. Petrie bazı mumyaların ayak ve bacak radyografilerini çekti, daha 1937 de başlayan bu yaklaşım bugün bütün hızıyla sürmektedir.

Mumya Mısır'a özgü bir gelenek değildir; çok uzaklarda, Asya'nın uçsuz bucaksız doğasında yaşayan göçebeler de mumya yapmışlardır. Tarihçi Herodotos Karadenizin kuzeyinde oturan iskitlerin ölü gömme adetlerini şöyle anlatır: Bir İskit başbuğunun ölümünden sonra, hemen bulunduğu yerde dörtköşe bir çukur açılırdı. Bu arada ölünün karnı kesilir ve iç organları boşaltıldıktan sonra boşluk, karışık dövülen bir çok bitki çeşitleri ve bazı kokulu ağaç tohumlarıyla doldurulup dikilir. Sonra cesedin her yanı ince bir kum tabakasıyla kaplanırdı. Mumyalanan ceset daha sonra altın, gümüş veya deri süslerle kaplı bir sandukaya eşyaları ve süsleriyle birlikte yerleştirilip, mezara indirilirdi. Bu gele nek MÖ. 5. yüzyılda geniş Avrasya coğrafyasında yaygın olmalı ki yazarın dikkatini çeken bir gözlem olarak yazılarında yer alır.

Bozkırdaki Türk topluluklarının inancına göre, ölümden sonraki hayat, tekrar (Batı'daki bir yerde) yaşanacaktı, bu "ikinci hayat" veya "öbür dünya" inancı onların ölülerini tahnit etmelerine sebep oluyordu. Hunlar ölülerini belirli zamanlarda, özellikle ilk ve sonbahar aylarında gömmekteydiler. (Bu, belirli mevsimde gömme geleneği Göktürklerde MS. 7. yüzyıla kadar sürmüştür.) Ayrıca büyük kurganların inşası da uzun bir zamanı gerektiriyordu. Sonuç olarak ölü mezara konuncaya kadar ve mezar ötesi hayat için cesedi korumak bir zorunluluk halindeydi. Bu işlem yalnızca Beyler için yapılıyor halktan kişilerse genellikle hemen gömülüyordu Bugün Ortaasya kurganlarından çıkartılan mum yaların çoğu Leningrad Hermitaj Müzesi'nde teşhir edilmektedir. Bu mumyalar bilim adamlar tarafından farklı tarihlenmektedir; arkeolog Ru denko MÖ. 5. Yüzyıl, Chirchman MÖ. 4-3 yüzyıla, tarihlerle E. D. Philips ve A. İnan tarafından MÖ. 3. Yüzyıla tarihlenir. Bu mumya ların antropolojik incelenmesiyle beyaz ırka mensup oldukları, ayrıca mezar eşyalarının stilistik incelenmesinden Türklerin ataları olduğu sonucuna varılmaktadır. Şibe (Altay Dağları)'de bulunan cesetlerin iç organları ve beyni boşaltılmış, 2 numaralı Pazırık (Altay Dağları) kurganın daki erkek ve kadın vücutlarında, boyun arka kısmı sivri bir madeni kalemle açılmış delikten beyin boşaltılmış ve boşalan kafatası içine kokulu otlar, kozalak ve toprak doldurulmuştur. Aynı vücudun çeşitli kısımlarında çürümeyi önlemede kullanılan, sıvı halinde bir ilaç zerkedildiği kabul ediliyor. Bu eczanın niteliğini şimdilik bilemiyoruz. Büyük ihtimalle kaynamış tuz olabilir. Bazen cesetlerde adaleler çıkartılmış olup boşluklar at kılı veya sırımla dikilmiştir.

Anadolu'da, Selçuklu dönemine ait bazı mumya kalıntılarının görülmesi bu geleneğin uzunca bir süre yaşadığını gösteriyor. Iran ve Anadolu'daki bazı kümbetlerin esas mekânından başka bir de yer altında, toprak seviyesinin altında bir oda daha vardır ki bu mekâna "mum yalık" veya grekçeden geçme "kripta" (Krupton: gizli, saklı) adını veriyoruz. Anadolu'da mumya lığı olan pek çok kümbet arasında Kemah'taki Mengücük Cazi, Kayseri Melik Gazi, Erzurum' da Çifte Minareli Kümbedi, Seyitgazi Eyvan Türbe ve Afyon Kureyş Baba Kümbetlerini sayabiliriz. Kemah'taki kümbetin mumyalığında gerçekten mumyalanmış bir ceset bulunmuştur. Diğerlerinde de iskelet halinde ele geçen buluntular vardır, islâm dini ölünün alayişsiz bir törenle doğrudan toprağa açılan bir mezara gömülmesini emreder. "En iyi mezar en çabuk kaybolanıdır" ana fikriyle özetlenen islâmın mezar anlayışı mumyacılığa, mezar binasına ve benzeri ölünün cismani varlığını hatırlatacak her şeye karşıdır. Selçuklular Müslüman olmalarına rağmen Sultan, komutan ve beyleri için mumya yapmışlardır. Gerçekte dini inançlarıyla çelişir gibi görünen bu gelenek çok eski bir alışkanlığın bir hatırası ve seçkin kişilere duyulan saygının bir belirtisi olarak bir süre daha yaşamıştır.

Ölüm kültünün insanın iç dünyasında başlıca yeri tuttuğu çağlarda mumyalama bu düşüncenin ayrılmayan bir parçası olarak gerekliydi. Dinler tarihi açısından mumyacılık geleneği "ruhun ölmezliği", "ikinci dünya" gibi kavramların bir sonucudur ve bedenin diriliş gününe kadar bozulmadan korunmasını amaçlar. Anlaşıldığına göre mumyacılık dünyanın farklı bölgelerinde insanoğlunun bulduğu bir teknik ve sanat olarak uzun süre yaşamıştır. İnsan öldükten sonra ruhunun yaşadığına ve o ruhun kendi vücudunu aradığına inandıkları için mumya yapılmıştır. Vücudunu bulamayan ruh fezada perişan bir şekilde dolaşmak zorunda kalacaktır. Ruhla vücudu birleştirmek için serveti ve gücü olan her insan mumyalanıyordu. Mumyayla uzun yıllar ilgilenen arkeologların paylaştığı genel kanı bu. Ancak, şeklinden çok az şey kaybederek günü müze kadar gelebilen, ölüyü uzun yolculuğunda koruyan bu tekniğin kimyasal sırrı nedir? Bir çok yönü hâlâ karanlıkta, hâlâ bilinemiyor, belki hiçbir zaman bilinemiyecek.


Dünyadaki tek müslüman mumyalar

Amasya'da, 14. yüzyılda İlhanlılar döneminde vali olarak görev yapan Anadolu Nazırı Şehzade Cumudar, Amasya Emiri İşbuğa Noyin, Amasya'da hükmetmiş Pervane Bey, eşi ve çocuklarına ait olduğu sanılan ve sergilendikleri Amasya Müzesi'nde ziyaretçi akınına uğrayan mumyaların dünyada bir başka benzerlerinin olmadığı belirtildi.

Dünyanın en iyi mumya koleksiyonuna sahip olan Amasya'da, 14 yüzyılda egemenliklerini sürdüren İlhanlılar döneminde, Moğollar tarafından zehirlenerek ya da boğularak öldürüldükleri zannedilen Amasya Valisi yahut Anadolu Nazırı olarak görev yaptığı bilinen Şehzade Cumudar, ailesi, eşi ve çocuklarına ait mumyalar, Mısır mumyalarının aksine iç organları çıkartılmadan mumyalanan ilk Türk ve Müslüman mumyalar olma özelliğini de taşıyor. Amasya Müzesi'nin kurulduğu 1925 yılından beri bilinen ve o yıllarda sergilenmek üzere müze deposuna konulan mumyalar, kentin ortasından geçen Yeşilırmak'ın taşması sonucu olumsuz yönde etkilenirken, daha sonra Gökmedrese Camisi'nin 1962 yılında müze olarak kullanılmaya başlanmasıyla birlikte burada sergilendi. Şu anda kullanılan Amasya Müzesi'nin 1976 yılında hizmete girmesiyle birlikte yeni müzenin bahçesinde bulunan Sultan Mesut Türbesi de mumyalık olarak düzenlendi ve mumyalar burada sergilenmeye başlandı.

Amasya Müzesi'nde sergilenen mumyaların dünyada bir benzedi daha olmadığını belirten Amasya Müzesi Araştırmacısı Arkeolog Muzaffer Doğanbaş, "Burada sergilenen mumyalar Danişmendliler ve İlhanlı dönemine ait mumyalardır. İlhanlılar döneminde Anadolu'da bakanlık yapmış, aynı zamanda Amasya Valiliği görevinde bulunmuş olan İlhanlı dönemi askeri komutanlarına ait mumyalardır. Bu İlhanlı dönemi mumyaları dünyadaki İlhanlı dönemine ait tek mumyalardır ve sadece bizde var. Başka mumya örnekleri Anadolu'da yok, Anadolu dışındaki coğrafyada da olduğunu zannetmiyorum. Danişmedliler dönemine ait mumyalardan Türkiye'de başka yok. Danişmendliler dönemine ait mumyalar var; ama günümüzde kalan tek örnekleri bizde bulunuyor" dedi.

Mumyaların soğuk havalardan etkilenme olasılıklarının yüksek olduğunu, Amasya Müzesi'nde bulunan koleksiyonun sergilendiği bölümün koşullarının mumyalara zarar vermediğini söyleyen Muzaffer Doğanbaş, "Soğuk havaların mumyalara olumsuz bir etkisi var. Rutubet ve soğuk mumyaya zarar verir. Mumyaların özgün olarak bulundukları yerlerde de hava değişimi olabilmekte, bunlara olumsuz etkisi var; ancak çok büyük zarar vermiyor. Dışarıda eksi 25 derecede kalmış olsalar tabii ki çok büyük zarar görürler. Kapalı
mekan içerisindeki ışı değişiminin çok büyük zararı olmaz" diye konuştu.







elçuklu Devleti'nin sekiz hükümdarının lahitleri bakım maksadıyla açıldı. Lahitlerden çıkartılanlar açıkta unutulunca gece türbeye üşüşen köpekler, Selçuklu sultanlarının kemiklerini kapıp gittiler.

Türkiye'de bugüne kadar birçok tarihi eser yerle bir edildi, tahribe uğradı, taşınabilenleri yurtdışına kaçırıldı, ama Konya'da bundan on yıl önce yaşanan ve ayrıntıları ancak şimdi ortaya çıkan bir rezaletin eşi-benzeri görülmedi.

Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nün Aláeddin Camii'nin türbe kısmında başlattığı bir onarım sırasında türbeleri camide bulunan Anadolu Selçuklu Devleti'nin önde gelen sekiz hükümdarının láhidleri de bakım maksadıyla açıldı ama láhidlerden çıkartılanlar açıkta unutulunca gece türbeye üşüşen köpekler, Selçuklu sultanlarının kemiklerini kapıp gittiler. Kemiklerden artakalanlar ertesi sabah üzerinde camiin de yeraldığı Aláeddin Tepesi'nin dört bir yanından toplandı, sekiz láhde gözkararı yerleştirildi. Geçen yıl bir gazetede ufak bir şekilde yeralan bu olayı, hafta içerisinde seçim araştırması için gittiğim Konya’da inceledim, bazı müze müdürlerine de doğrulattım ve benzerine rastlanamayacak ayrıntılarla karşılaştım.

TARİHİ eserlerimizi talan etmek uğruna bugüne kadar elimizden gelen herşeyi yaptık. Binaları yokettik, edemediklerimizi türlü türlü tahribata uğrattık, hazinelerimizi yurtdışına kaçırıp sattık ama Konya'da bundan on yıl önce yaşanan ve ayrıntıları ancak şimdi ortaya çıkan bir rezaletin benzerini hiçbir zaman yaşamadık: Anadolu Selçuklu Devleti'nin önde gelen sekiz hükümdarının kemiklerini köpeklere kaptırdık.

Herşey, Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nün Konya'da ‘‘Aláeddin Tepesi’’ diye bilinen büyük höyüğün üzerinde yeralan ve Selçuklu hükümdarı Aláeddin Keykubad tarafından inşa ettirilen 800 yıllık Aláeddin Camii'nin türbe kısmında bakım ve onarım yapmaya karar vermesiyle başladı.

Türbede, Anadolu Selçuklu Devleti'nde 1166 ile 1284 yılları arasında hüküm sürmüş olan Sultan Birinci Mesud, İkinci Kılıçarslan, İkinci Rükneddin Süleyman, Birinci Gıyaseddin Keyhüsrev, Birinci Aláeddin Keykubad, İkinci Gıyaseddin Keyhüsrev, Dördüncü Rükneddin Kılıçarslan ve Üçüncü Gıyaseddin Keyhüsrev yatıyordu ve bu hükümdarlar Selçuklular'ın en önemli sultanlarıydılar.

Eski Türklerde devlet büyüklerinin mezarları genellikle ‘‘zir-i zemin’’ şeklinde yapılırdı. ‘‘Zir-i zemin’’, ‘‘zeminin altı’’ demekti ve cenaze yer seviyesinin aşağısında bulunan bir odaya defnedilir; cesed bazen şamanist Türkler'in devirlerden kalma bir geleneğe uyularak mumyalanır ve mumya bu odadaki bir láhdin içine konurdu. Odadan yukarıya uzanan merdivenin alttaki ilk basamağına duvar örülür, son basamağın üzerine de bir kapak konur, odanın yukarıyla alákası kesilir ve yukarıda tam mezarın bulunduğu yere isabet eden noktaya bir başka láhid yapılır ve türbe niyetine bu láhid ziyaret edilirdi.

Bizde birçok önemli devlet adamının, düşünürün, hatta varlıklı kişinin mezarları işte böyle, ‘‘zir-i zemin’’ şeklindeydi. Selçuklu sultanlarının ve beylerinin çoğu, Fatih Sultan Mehmed de dahil olmak üzere Osmanlılar'ın ilk yedi hükümdarı ve Mevláná Celáleddin-i Rumi, ‘‘zir-i zemin’’ bir türbede yatmaktaydı; hattá Anıtkabir'in inşasında da bu eski Türk mezar geleneğine uyulmuştu ve Atatürk son uykusunu bugün hepimizin bildiği yekpáre büyük mermerin altındaki asıl mezar odasında uyumaktaydı.

SEMBOLİK LÁHİDLER

Konya'daki Aláaddin Camii'nde bulunan sultan mezarları da bu şekildeydi ve asıl mezarlar, láhidlerin bulunduğu salonun altındaki odada bulunuyorlardı ve cenazeler bu odadaki láhidlerin içerisindeydiler.

Türbede esaslı bir onarım yapmak isteyen Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nün gönderdiği işçiler, ilk iş olarak zeminin altındaki asıl mezar odasına girerek bakım maksadıyla hükümdar mezarlarının tamamını, yani sekiz láhdin hepsinin kapaklarını açtılar. Türkiye'yi asırlar önce idare etmiş olan hükümdarlardan geriye sadece kemikler kalmıştı ama cenazeler láhidlerde bulundukları ve toprakla tam olarak temas etmedikleri için kemikler noksansız birer iskelet teşkil edecek vaziyetteydiler.

Láhidlerin içleri temizlenirken kemikler de alındı, daha önceden her hükümdar için ayrı ayrı hazırlanmış olan çuvallara kondu, bir kenara bırakıldı ve mezar odasının bakımı yapıldı.

İş bitmiş, sıra kemiklerin eski yerlerine yerleştirilmesine gelmişti ama vakit epey geç olmuştu ve paydos edildi. Kemikler ertesi sabah yerlerine konmak üzere çuvalların içerisinde bırakıldı ve işçiler çıkıp gittiler.

Ama iki küçük ayrıntı unutulmuştu: Çuvalların ağzının bağlanması ve mezar odasına açılan havalandırma deliklerinin kapatılması...

Ne olduysa, o gece oldu ve mezar odası birkaç asırlık da olsa çok sayıda kemiğin açıkta bulunduğunu hisseden köpeklerin akınına uğradı. Havalandırma deliklerinden mezar odasına giren köpekler çuvalları parçaladılar ve herbiri ağzında bir kemikle dışarıya çıktı. Köpeklerden biri Aláeddin Keykubad'ın uyluğunu kapmış, bir diğeri Kılıçarslan'ın kaval kemiğini almıştı; Gıyaseddin Keyhüsrev'in kaburgası, Mesud'un leğen kemiğinin parçası yahut Rükneddin Süleyman'ın çenesi, köpeklerin dişlerinin arasındaydı.

Ertesi sabah işbaşı yapan işçiler, dehşet verici bir manzarayla karşılaştılar. Aláeddin Camii'nin ve türbenin bulunduğu tepenin dört bir yanı kemiklerle doluydu. Köpekler, mezar odasından aldıkları kemikleri dışarı taşımış, oynamış ve güneş doğarken bir tarafa atıp gitmişlerdi. Hemen her taşın yahut bir ağacın altında bir hükümdara ait iskelet parçası vardı.

Vakıflar'ın işçileri kemikleri hemen toplamaya başladılar ve bulabildikleri parçaları yine çuvallara doldurup geriye, mezar odasına götürdüler. Kemikler láhidlere yerleştirilecekti ama hepsi karışmıştı ve iş seçmece usulüyle tamamlandı. Çuvallarda ne varsa ortaya yığıldı; bacakların, kolların, kaburgaların ve diğer kemiklerin basit bir tasnifi yapıldı ve sekiz ayrı mezara paylaştırıldı. Ama hangi kemiğin kime ait olduğu bilinmiyordu, dolayısıyla Aláeddin Keykubad'a Rükneddin Kılıçarslan'ın bacağı düştü; Aláeddin, Mesud'un kaburgalarından nasibini aldı. Rükneddin'in láhdine de büyük ihtimalle Birinci yahud İkinci Gıyaseddin Keyhüsrev'in kolu ve kalça kemiği kondu.

HEYKELİNİ DİKMİŞTİK

Kemiklerini köpeklerin yediği bu sekiz hükümdar arasında, Anadolu Selçuklu Devleti'nin en önemli sultanları vardı. Meselá Birinci Mesud, Anadolu'da adına altın para bastıran ilk Türk hükümdardı. İkinci Kılıçarslan, 1176'da Denizli taraflarındaki Miryakefalon'da Bizanslılar'ı son ve kesin bir yenilgiye uğratmış ve Alparslan'ın Malazgirt Zaferi ile başlayan Anadolu'nun Türkleştirilmesi işini tamamlamıştı. Aláeddin Keykubad ise Anadolu Selçuklu Devleti'nin en parlak devrini yaşatan sultanıydı. Aláiye'yi yani bugünkü ismiyle Alanya'yı yeniden váretmiş ve şehre kendi ismini vermişti. Geçtiğimiz yıllarda Alanya'nın girişine hükümdarın at üzerinde koskoca bir heykelini dikmiş, Konya'daki Selçuk Üniversitesi'nin en büyük yerleşim birimine ‘‘Aláeddin Keykubad Kampüsü’’ adını vermiş ama kemiklerine sahip çıkamamıştık.

Geçen yıl bir gazetede ufak şekilde yeralan bu haberin ayrıntılarını ben, Doğan Haber Ajansı'nın Konya Bürosu'ndaki genç muhabir Kerem Pulgat'tan öğrendim. İşin daha da garip olan tarafı, Konya Valiliği'nin geçen yıl bu konuda bir soruşturma açması ama bir neticeye bağlamamış olmasıydı.

DEVLET KURMUŞLARDI

Anadolu Selçuklu Devleti'nin sekiz önemli hükümdarının kemiklerini köpeklere yedirmemizin öyküsü, kısaca böyle. Hadiseyi yorumlarken, bir hususu mutlaka gözönünde tutmamız gerekiyor: Osmanlı İmparatorluğu'nun Osman Gazi'den Kanuni Süleyman'a kadar olan ilk on hükümdarı, yani devletin kuruluşunu tamamlayıp yükselme devrini yaşayan sultanlar tarihimiz için ne kadar önemli ise, sahip çıkamadığımız, kemiklerini köpeklerin ağzından topladığımız bu sekiz Selçuklu hükümdarı da aynı derecede öneme sahiptir. Şimdi pek hatırlamadığımız Anadolu Selçuklu Devleti'ni kuruluş döneminde tahta çıkmış ve devlete en parlak günlerini yaşatmış sultanlardır.

Bu sekiz hükümdar, Alparslan'ın başlattığı işi tamamlayıp Anadolu'yu bir Türk toprağı haline getirmişlerdi ve onlara olan şükranımızı, kemiklerini köpeklere kaptırarak ödedik.

Kemikleri köpeklere yem olan Selçuklu hükümdarları ve saltanat süreleri

- Birinci Mesud (1146-1155).

- İkinci Kılıçarslan (1155-1192).

- İkinci Rükneddin Süleyman (1196).

- Birinci Gıyaseddin Keyhüsrev (1192-1211).

- Birinci Aláeddin Keykubat (1220-1237).

- İkinci Gıyaseddin Keyhüsrev (1237-1246).

- Dördüncü Rükneddin Kılıçarslan (1262-1266).

- Üçüncü Gıyaseddin Keyhüsrev (1266-1284).

Mezarları bizden önce Haçlılar açmışlardı

KONYA'da mezarların açılması ve hükümdar kemiklerinin köpeklere kaptırılması hadisesinin bir benzerini bundan 800 yıl kadar önce de yaşamıştık ama arada ufak bir fark vardı: O zaman mezarları açanlar biz Türkler değil, Haçlı ordularıydı.

1190'da Haçlı Seferleri'nin üçüncüsü yapılıyordu, onbinlerce kişilik Haçlı ordusu yine Anadolu'daydı ve Anadolu Selçuklu tahtında İkinci Kılıçarslan oturuyordu.

Başında Alman İmparatoru Frederik Barbaros'un bulunduğu Kudüs'e gitmeye çalışan Haçlılar, yollarının üzerinde bulunan Konya'yı kuşattılar. Şehri, Kılıçarslan'ın oğullarından olan Kutbüddin Melikşah müdafaa ediyordu. Frederik Barbaros şehri bir türlü alamayınca, Selçuklu tarafının moralini bozmak maksadıyla askerlerine Konya'nın dış mahallelerinde bulunan Müslüman mezarlarını deşmelerini emretti.

Emir yerine getirildi ve çıkartılan cesedlere, kalenin burçlarında Haçlılar'ın hareketlerini takip etmekte olan Selçuklu askerlerinin gözleri önünde her türlü saygısızlık yapıldı. İskeletlerin kemikleri kırılıyor, henüz çürümemiş olan cesedlere karşı hiçbir edepsizlikten çekinilmiyordu.

Mezarların deşilmesi, Selçuklu tarafının moralini son derece bozdu, dayanma gücünü kırdı, Konya'nın önündeki savunma hatları birer birer çöktü ve Haçlılar şehre girip yağmaladılar. İkinci Kılıçarslan, Alman İmparatoru Frederik Barbaros ile anlaşarak Konya'yı harap bir şekilde geri alacak, Frederik ise birkaç hafta sonra Silifke Çayı'nda boğulacaktı.


Melikgazi ve üç Selçuklu Beyi'nin Kayseri Pınarbaşı'daki türbede bulunan mumyaları, yöre köylüleri tarafından ufak ufak yeniliyormuş meğer. Melikgazi'nin önce elini koparıp, çorba yapmışlar. Sonra dişlerini söküp havanda dövmüşler, suda kaynatıp içmişler. Derken derileri, kemikleri, her bir şeyciği köylülerin (eminim kentliler de vardır
aralarında) midesini boylamış. Zaten dört mumya, bir ara mumla yakılmışlar. Söndürülmeye çalışırken bazı uzuvları suda erimiş. İslamiyette mumyalık yoktur diye gömülmüşler. "Ama Selçuklu'da vardı..." diye geri çıkarılmışlar ve yeniden kemirilmeye başlamışlar, vb.
Yamyamlık, ilkel insan topluluklarında dinsel bir kültür, biliyorsunuz. Afrikalı ve Güney Amerikalı bazı kabileler, günümüzde bile ölen kişiye bir saygı gösterisi olarak, cesedini yiyorlar. Böylece merhumun ruhunu kendi ruhlarına katıp, cesaretinden, erdemlerinden nasiplenmeye çalışıyorlar.
Bizim köylüler de, gaipten Melikgazi'nin üstün erkeklik gücünü ve sağlıklı bir vücuda sahip olduğunu haber almışlar herhal, mumyasını kemirerek hastalıklarına şifa, kısır kadınlara döl umar olmuşlar. Melikgazi kimdi, ne yaptı, kaç yaşına kadar yaşadı, kaç çocuğu oldu diye araştırmalarına bile gerek yok. Bizim köylümüz kutsal bilgileri ana karnında öğrenir ve uygular.
İslamiyette mumyacılığın olmadığını biliyoruz. Selçuklular da Müslümandı bildiğimiz. Buyrun
cenaze namazına diyeceğim ama, Selçuklu'nun mumyalanma töreninde cenaze namazı nasıl kılınırdı, biraz karışık. Dolayısıyla, demek ki Selçuklu beyleri pek de Müslüman değillerdi, demek acaba günah sayılır mı?
Selçuklu'yu geçelim bir kalem.
Gelelim Kayseri Pınarbaşı türbesi sakinlerini ufak ufak yiyen yöre Türklerine. Bu köylülerin Müslüman olduklarına kimsenin kuşkusu yoktur herhalde. Haşa dini bütün olduklarına eminim. Aksini söylesem, zaten beni de yerler. Peki beyler, hanımlar, hatta din
ulemaları ve Diyanet İşleri'nin sayın başkanları, size soruyorum: Mumyacılık olmayan İslamiyette, yamyamlık var mı? Kayseri'de mumya yiyen dini bütünler, Müslüman sayılırlar mı, sayılmazlar mı?
Biçare Selçuklu beylerini, İslamiyette mumyalanmak yok diye toprağa gömmek kolay. Peki mumya yamyamlarına karşı nasıl bir önlem düşünülüyor
acaba? "Siz Müslüman değilsiniz," mi diyeceksiniz? "Gâvur" bile denilemez, çünkü gâvur mumya yemez. Olsa olsa, tapınır.
Aslında bizim yamyamlar da mumya yiyerek, mumyalara tapınıyorlar. Yediği mumya parçasından kutsal şifa beklemek, tapınmanın ta kendisi. Acaba Türkiye'de kim bunu söylemeye cesaret edecek bu köylülere? Kim onları karşısına alıp: "Sizin yaptığınız putperestliktir!" diyebilecek?
İnsanların bir de din ADN'si var. Ve Türkler, Müslüman oldular diye büyülerinden ve putlarından cayacak değiller.




Melikgazi mumyasını aganigi ilacı yaptılar

KAYSERİ'nin Melikgazi Köyü'ndeki Melikgazi Türbesi'nde yıllarca ‘‘şifa kaynağı’’ olarak görülen ve bu nedenle zarara uğratılan, 4 yıl önce de ‘‘İslamiyet döneminde mumya olmadığı ve yeteri kadar korunamadığı’’ gerekçesiyle gömülen Selçuklu yöneticilerinin mumyalarının, bu kez de topraktan çıkarılması kararlaştırıldı.

Selçuklu Beyi Melikgazi'nin, Pınarbaşı İlçesi'nin Melikgazi Köyü'nde bulunan türbesi, yıllarca vatandaşların şifa kaynağı olarak görüldü. Melikgazi ve beraberindeki 3 Selçuklu yöneticisinin mumyalanmış cesetleri, türbeye mumla giren kişiler yüzünden 1978 yılında kısmen yandı. Yanan kısım suyla söndürülmek istenince, mumyadaki kayıp daha da arttı.

1935 yılında bir eli koparılan Melikgazi'nin, dişleri öğütülerek, kısır kadınlara kaynamış suyla içirildi ve çocuk umudu oldu. Deri ve kemiklerinden alınan küçük parçaların her biri, bir hastalığa şifa olarak gösterildi.

Türbedeki koruma önlemlerinin yeteri kadar sağlanamaması ve köylüler ile bazı yöneticilerin, ‘‘İslamiyet döneminde mumya yoktu. Bunlar uydurma’’ düşüncesi üzerine, Melikgazi dışındaki mumyalar, Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nün talebi ve Kayseri İl Müftülüğü'nün gözetiminde, 4 yıl önce türbe içinde toprağa gömüldü.

Kayseri Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu da, ‘‘kurul kararı olmadan gömüldüğü ve tescilli tarihi eser sayıldıkları’’ gerekçesiyle, mumyaları topraktan çıkarma kararı aldı.

Kurul Başkanı ve Erciyes Üniversitesi’nden Prof. Dr. Zafer Bayburtluoğlu, şunları kaydetti:

‘‘İslamiyet'te mumya geleneği yoktur. Ancak Danişmendliler İslamiyet'i seçtikten sonra da bu geleneği sürdürmüşler. Danişmendliler, Selçuklulardaki mumya geleneğinin izlerini, Kayseri'de Melikgazi, Amasya'da Gök Medrese, Konya'da Kılıçarslan Türbesi'nde görüyoruz.’



Ihlara’nın genç rahibesi

Aksaray’daki Ihlara Vadisi’nde 4 yüzyıl sonra yaşayan bir rahibe mumyası ise Yılanlı Kilise civarında 1965 yılında bulundu. MS 10’uncu yüzyıla ait olduğu belirtilen mumya Niğde Müzesi’nde sergileniyor. National Geographic’nin mumya uzmanlarının 2003’te yaptıkları detaylı incelemelerde, rahibe mumyasının 22 yaşlarında, 162 cm boyunda, sarışın bir kıza ait olduğu belirlendi. Rahibenin enfeksiyon nedeniyle öldüğü tahmin edilirken, leğen kemiğinin açılmaması nedeniyle hiç doğum yapmadığı tespit edildi. Saç kılında yapılan incelemelerde ise rahibenin sarışın olduğu, deniz ürünleriyle beslenilen bir yerden geldiği kaydedildi.

HARPUT’UN ARAP BABASI/_newsimages/4663479.jpg

Elazığ’ın Harput ilçesinde Alaca Mescidi’nde bulunan bir ağaç sandukada vatandaşların "Arap Baba" dediği bu mumya bulunuyor. Kimliği hálá belli değil. Mescidin giriş kapısı üzerindeki kitabesinde yaptıran kişinin ismi "Yusuf bin Arabi Şah" olarak geçer. Bazılarına göre zemin katta sanduka içindeki mumya, 1200 yıllarında yaşayan Arap Şah’a ait. Hálá çürümeden duran cesedin mumyalama aşamalarından geçmediği biliniyor. Her şeye rağmen 7 asırdan fazla bir zamandır bu cesedin çürümeden zamana meydan okumasındaki sır çözülebilmiş değil. Yörede Arap Baba ile ilgili anlatılan pek çok rivayet var. Bu rivayetlerin ortak temel fikirlerinden birisi ise, Arap Baba’nın çevreye bereket ve mutluluk veren bir kutsal kişi olduğu.

Rahibin 75 yıldır çürümeyen cesedi

Nerdun HACIOĞLU/ MOSKOVA

Rusya'nın Güney Sibirya bölgesinde 75 yıl önce ölen Budist Lama Daşi-Dorjo'nun çürümeyen bedeninin sırrı çözülemedi. Rus gazetelerine göre, 1852'de dünyaya gelen Dorjo, 1927'te ‘Lotüs' duruşu adı verilen pozisyonda can verdi.

1955'de mezarı ilk defa açıldığında Daşi-Dorjo'nun bedeni en ufak değişime uğramamıştı. Son iki yıldır Rus tıp uzmanları bedeni incelemek istedi. Rus Adli Tıp uzmanı Dr.Viktor Zvagin, ‘Daşi-Dorjo'nun bedeni canlı bir organizma gibi doku sıvısını kaybetmiyor. Bunun yanısıra eklemler de deformasyona uğramamış. Kol ve bacakları rahatça hareket ettirilebiliyor. Lama'nın bedeninde mumyalanmış olduğuna işaret eden hiçbir kimyasal maddeye rastlanmadı' dedi.


National Geographic'te "bozulmazlar" adlı bir belgesel vardı.. Google da biraz bakındım ama pek belge yok bazı forumlarda da sadece "dün gece şöyle bir belgesel vardı" şeklinde cümleler var.. belgeselin ilginçliği ise 1879 yılında ölen Azize Bernadet'in yıllar geçmesine rağmen sanki bugün ölmüş gibi vücudunun hiçbir deformasyona uğramaması.. forumda yayınlanan mide parazitleri videosu vardı.. bir insan öldükten 24 sonra bu parazitler harekete geçer ve mideden başlayarak vücudun karın bölgesini yavaş yavaş yemeye başlarmış.. 1 ay sonra tırnaklar saçlar vs. vücuttan kopar ve çürüme devam edermiş.. 1 yıl sonra da ortaya sadece kemikler ve kemiklerin aralarındaki dokular kalırmış.. tabi bunlar normal şartlar altında.. cesedin daha sıkı olması ve geç çürümesi için kuru ve soğuk bir ortam yeterliymiş.. buraya kadar herşey bilimsel ama Azize Bernadet'in naaşı konusunda kimse bir şey söyleyemiyor.. bir çok kez incelenmiş, kaslarının ve iç organlarının halen esnek olduğu görülmüş.. şu an bu halde resme bakın



azizenin naaşı cam bir tabutun içinde ve zaman zaman terinin aktığı ve avuçlarından kan geldiği görülmüş.. bu naaşlar gibi daha 24 tane var.. ve çoğu aziz ve azize.. bir tanesi 600 yıllıktı neredeyse ve söylenilene göre öleli sadece 1 ay olmuş gibiydi (normal şartlarda) aynı şekilde bu naaşlarda da terleme ve kanama görülmüş.. ayrıca naaşların farklı iklim ve koşullarda korunmasız olarak da bozulmadan durabildiği görülmüş.. tavsiye ederim tekrarı verilir mutlaka..

1844 yılında, 9 kardeşin en büyüğü olarak dünyaya geldi. Ailesinin kötü ekonomik koşulları ve geçirdiği kötü hastalıklar hayatını daha da zorlaştırıyordu. 11 yaşında koleraya yakalandı. Ölüm riskini atlatabildi ama bu hastalık hayatı boyunca sağlığında olumsuz etkiler bıraktı. Kardeşlerine bakabilmek ve ev işlerini yapabilmek için ne okula ne de katekizme (hıristiyan din eğitimi) gidebildi. Okumayı bile bilmiyordu ve sadece kendi yöresel lehçesini iyi konuşabilirdi. Bir süre Nevers’teki rahibeler ve bir peder ile biraz katekizm yapabildi.

11 Şubat - 16 Eylül 1858 arasında, Lourdes’te bir mağarada, Aziz Meryem 18 defa göründü. Bu görümler yaklaşık 1 saat kadar sürüyordu ve bu zamanda Bernadette ya dua ediyor ya da Aziz Meryem ile konuşuyordu. Aziz Meryem ona şöyle söyledi: «Sana bu dünyada mutlu olacağına dair bir söz vermiyorum ama cennette…». Ve başka bir görüm sırasında ise: «Papazlara git ve söyle ki bir kilise yapın ve insanlar buraya dua ederek gelsinler» dedi.

Bir çok psikiyatrisi ve doktor onu inceliyordu. Tüm bu kontroller sonucunda Bernadette’nin normal olduğu kesinleşti. Aziz Meryem’in isteğiyle 25 Şubatta bir mağarada, Bernadette eliyle yeri kazmaya başladı. Bir süre sonra kazdığı yerden bir şifalı su çıktı. Buradan çıkan su hala bir çok hastalığa iyi gelmektedir. Her yıl milyonlarca kişi bu mucizeyi görmek ve şifa bulmak için buraya gelmektedir.

Meryem Ana ona: «Rahibe olmanı ve manastıra girmeni istiyorum» dedi ve Bernadette 1867’de Nevers’teki bir manastıra girdi. Geçirdiği kötü hastalıklara ve manastırda yaşadığı tüm zorluklara rağmen hayatı boyunca güçlü bir itaat ile manastırda rahibe olarak yaşadı.

16 Nisan 1879’da öldü ama onun bedeni bugün bile aynı şekilde Nevers’teki bir manastırda durmaktadır. Öldükten sonra onun bedeni aracılığıyla bir episkopos şifa buldu. 1933’te «Azize» ilan edildi. Her yıl 11 Şubatta Lourdes’te Aziz Meryem’in gösterdiği mucizeleri ve 16 Nisanda Azize Bernadette’yi dualarımızda anıyoruz.

-alıntı- (hatta bulabildiğim tek bilgi)







Menemen belki de türkiyedeki doğa üstü olayların merkezidir.Menemenli olup da, başından ilginç bir olay geçmemiş insan yok giidir.ama kimse size bunları anlatmak istemez-anlatmaktan korkar. 1970'ler civarı. Bir yol kazısı yapılmakta. İşçiler ve yolun hemen önündeki evin ev sahibi kazı yapmaktadır. Ev sahibi kişi (ismi tarafımdan saklıdır) kazmayı toprağa bir kez daha vurduğunda kazma toprak olmayan bir şeye çarpıyor. Kazma yopraktan çıktığında ise,ucunda kan olduğu son derecede belli olan bir leke var. Çukur genişletildiğinde,etraftaki pek çok görgü tanığı ile birlikte çukurun dibinde çürümemiş,bozulmamış,gelinlikli bir kız cesedi ile karşılaşılmıştır. Çukur hemen kapatılmış ve yol,herksin fark edeceği bir şeklide kavis yapacak şekilde (o bölgeyi dışarıda bırakacak şekilde) yapılıyor. Aynı gelin,yine menemen'de bulundan 2. topçu tugayı askerleri tarafından da defalarca görülmüş,askerlerin ifadeleri askeri kayıtlarda yerini almıştır. Gelelim söz konusu gelinin hikayesine... Gelin çağında olan kızcğız,birkaç kişi tarafından tecavüze uğrar. Ailenin namusunu kurtaracaklarını düşünen gerizekalı abiler,kızı hiç acımadan öldürürler.Heryerde buna benzer hikayeler vardır.

2 yorum:

lilith dedi ki...

bravo sana bu kadar araştırıp yazmışsın :)tebrik etmek istedim!

ramazan dedi ki...

Ben Pınarbaşı Melikgazi Köyündenim.Köydeki türbede yatan "cesetten parçalar koparılıp yendiği" gibi bir şeyi ne duydum,ne gördüm. Bu tamamen bir İFTİR dır. Bu iftirayı atanları kınıyorum. Eğer böyle birşey, böyle bir gelenek veya davranış olsaydı, ucundan kıyısından duyardım. Bırakın cesetten parça koparmayı, yöre insanı bu türbeye büyük bir saygı gösterir. Doğru dürüst araştırma yapmadan böyle bir yazının yazılması ne kadar doğru.